İçinde bulunduğumuz çağa, döneme baktığımızda insanlar
bencilleşmeye başlamış durumda. Ya da yaptığı en ufak bir iyiliğin karşılığını
bekler halde. Kimse karşılıksız hiçbir şey yapmıyor.Bunu toplum hayatımızda da,
dini boyutta düşündüğümüzde de görüyoruz. İnsan Allah'a karşı kulluk vazifesini
yerine getirirken sonucunda da bir şey olmasını bekliyor. Yani lisan-ı
haliyle adeta" Allah'ım bak ben senin dediklerini yapıyorum ama sen de
benim istediklerimi yerine getir" diyor haşa. Hatta iş öyle boyutlara
gidiyor ki kul, kul olduğunu unutuyor, aciz olduğunu unutuyor ve yaptığı
ibadetleri bir karşılık bekleyerek yaptığından; sonucunu göremediğinde
ibadetleri azaltmaya, bırakmaya, Allah'la arasına uçurumlar koymaya yelteniyor.
Bu neden kaynaklanıyor diyecek olursanız tabi ki de "İhlas"ın
olmamasından derim.
İhlasın kelime manası: Arıtma, saflaştırma, katışığını
giderme gibi anlamlara geliyor. Gelin bir de dini anlamına bakalım. ihlas,
dinimizce gizli ve açık bütün nevileriyle şirkten uzak ve tevhid üzere yüce
Allah' a kulluk edilmesi, ibadette sadece Allah' ın rızasının kastedilmesi
demektir. Yani kısaca Allah emrettiği için yapmaktır ihlas.
İhlas bir kalp amelidir. Kalbimizi Allah'a yakınlaştırmamız
lazım. Allah, kalbi O'na yakın olan insana değer verir. " O, sizin suret,
şekil ve dış görünüşlerinize değil, kalplerinize ve kalbi temayüllerinize
bakar."( Müslim, Birr,33)
Burada önemli olan noktalardan biri de " Sadakat".
İhlasımız sadakatli olmalı. Sadakate, Allah'ın emrettiği gibi yapmak diyebiliriz. Örneğin, namaz
kılacağız. Bu namazı araya herhangi bir
referans katmadan, sadece Allah emretti diye yaparsak bu namaz ihlaslı olur.
Bir de bu namazı sadece Allah'ın emrettiği gibi kılarsak bu da sadakatli bir
namaz olur.
Kur'an-ı Kerim'e, nebi ihlasını anlatmak sadedinde bakacak
olursak; " Kitapta Musa'yı da an; gerçekten O, Allah tarafından ihlasa
erdirilen,ihlasa ermiş ( muhlasan) bir kuldu, resul ve nebiydi."(Meryem,
19/51) deniliyor. İşari temsil geleneğinin önemli temsilcilerinden Kuşeyri, Hz
Musa'nın ihlasla nitelenmesini, "Allah dışında bir şeye teveccüh etmemesi,
kınayanın kınamasına aldırmaması, dünyevi bir hazzı elde etmek gibi bir arzuyla
vazifesinde gevşeklik gösterip ilahi bir hakikati görmezlikten gelmemesi"
olarak açıklamıştır. Aslında baktığımızda bütün peygamberler ihlası neredeyse
nübüvveten bile üstün tutmuşlardır. Çünkü onlar Allah'a çok güzel teslim olmuş
temsilcilerdir. Bizim de yapmamız gereken bu. Öncellikle peygamberimizi daha
sonra bu zamana kadar gelmiş peygamberleri ve Allah dostlarını örnek almak.
Allah'ın rızasına, peygamberimizin şefaatine nail olmak ihlastan geçiyor.
" Benim şefaatim ihlas ile ' La ilahe illallah' diyenleredir. Çünkü muhlis
olanın kalbi dilini, dili kalbini doğrular. (Müsned,2/307)
Allah'ın rızasını istiyorsak amelimizde rızayı ilahi olmalı.
Eğer O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse bütün halk
reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve
kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde
bulunmadığınız halde halklara da kabul ettirir. (21. Lem'a/ İhlas Risalesi)
Son olarak şunu da eklemek isterim: Zorlandığımız, kötü gün
geçirdiğimiz bir sahneyi hatırlayalım. Örneğin, sağlığımız yerinde değil veya
bir sebepten dolayı annemizi, babamızı, evladımızı kaybettik. Ne kadar yıkıcı
şeyler değil mi baktığımızda. Ama kardeşim akıl et, gözündeki perdeyi kaldır ve
gör. Bunların hepsini sana, bana veren Allah. O,bizi bizden daha iyi tanıyor, O
böyle uygun görmüş. Bu yüzden demeliyiz ki " Allah'ım verdiğin her türlü
musibete de, acıya da razıyım." Çünkü benim hakkımda neyin hayırlı neyin
hayırsız olduğunu O bilir fakat ben bilemem. Hem düşünsenize bu kadar ihlasla
O'na teslim oluyorsunuz ve sonunda Allah da diyor ki " Gel şimdi her şeyden razı olan kulum, Ben de
senden razıyım."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder